Köşe Yazıları

Madagaskar’da Bir Kurban Bayramı

Madagaskar’da Bir Kurban Bayramı

Havalimanına vardığımızda saatler 05.00’ı gösteriyordu. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen, etrafta tatlı bir heyecan hâkimdi. Havalimanı, bayramın o manevî atmosferini sevdikleriyle beraber geçirmek üzere yola çıkan insanlarla tıklım tıklım doluydu.

 

Bizi o saatte havaalanında bulunduran sebep ise bambaşkaydı: “Afrika’da, insanlığın Din-i Celili İslam’ı öğrenebilmeleri için hizmet yürüten Diversity Derneği’nin gönüllüsü olarak, Madagaskar’da kurban faaliyetinde görev almak.” Yüreğimizde tatlı bir heyecan vardı; fakat bu heyecan, yurt dışına ilk defa çıkıyor olmanın değil; yüklendiğimiz vazifenin mesuliyetinden kaynaklanan bir heyecandı. Afrika’yı bizzat kendi gözlerimizle görecek ve kurbanlarını Afrika’daki kardeşlerine gönderen insanların emanetlerini kendi ellerimizle yerine ulaştıracaktık.

 

Uçağımız aktarmalı olarak gideceği için ilk durağımız Kahire idi. Burada bir müddet bekledikten sonra Mısır Havayolları’na ait bir uçakla sekiz saatlik yolculuğumuzun ardından ikinci durağımız olan Güney Afrika’nın Johannesburg havalimanına indik. Johannesburg’taki iki günlük müsafirliğimizde şehri güzelce gezme imkânımız oldu. Nihayet Kurban Bayramı’nın birinci gününün sabahı, bayram namazının ardından, Madagaskar uçağı ile havalandık. Güney Afrika’ya yukarıdan temaşa etmek, dümdüz bir arazi üzerinde uzanan ve cetvelle çizilmiş gibi sıralanan tarım arazilerini izlemek, gerçekten güzel bir tecrübe. Bir müddet Hint Okyanusu üzerinde uçmaya devam ettik. İki saat yolculuğumuzun ardından Madagaskar’ı görünce heyecanımız içten içe arttı. Fakat Afrika’daki şehir planını, düzgün bir şekilde uzanan yolları Madagaskar’da görmek pek de mümkün değil. Dikkatimizi çeken, nehirlerin kahverengi oluşu ve yılan gibi kıvrılan nehrin yer yer menderesler çizerek ilerlemesiydi. Uçağımız biraz daha alçaldığında toprakların küçük parçalar şeklinde bölündüğüne ve taraça şeklinde basamak basamak ayrıldığına şahit olduk. Yerleşim genel olarak nehir kıyılarında dağınık bir şekildeydi.

 

Nihayet Madagaskar’dayız

Uçağımız Madagaskar’ın başkenti Antananarivo şehrine indiğinde vakit öğlen olmuştu. Vize gerekmediği için pasaport işlemlerini hallettikten sonra dışarıya çıktık ve bizi karşılamaya gelen dernek temsilcisi arkadaşımız Süleyman Aydın Bey’le buluşup, eşyalarımızı araca yükleyerek hızlıca kurban kesim mahalline doğru yol almaya başladık. Temsilcimiz Süleyman Bey’in uçağımızın iniş yapacağı vakte kadar kurban kesimine devam ettiği, üzerindeki elbiselerden belli oluyordu. Kurban mahalline doğru yol alırken aynı zamanda hem ülke hem de kurban çalışmaları hakkında bilgi sahibi olmak için sorular soruyorduk. Diversity Derneği her mahallin mahalle muhtarları ile görüşüp yardıma muhtaç olanların listesini çıkartmış, yerel kasaplarla anlaşmış ve yoğun izdihamdan dolayı güvenliği sağlamak için karakol ile görüşerek jandarma desteği sağlamıştı. Yapılan hizmetleri duydukça sevinç yaşıyor fakat anlatılanları duydukça ve yolda şahit olduklarımızı gördükçe şaşkınlığımızı gizleyemiyorduk.

 

Başkent olmasına rağmen şehrin altyapısı yok. Şehrin bütün lağımları nehirlere akıyor. İnsanlarsa nehirlerin kenarına dizilmiş beş on metre ara ile çamaşır yıkıyorlar. Şehir genel itibariyle kalabalık, yollar dar ve bakımsız. Hayli bozuk olan asfalt yoldan çıkıp toprak bir yola sapıyoruz. On beş kilometrelik dereli tepeli yolda ilerlemek hayli zor, bu durum hızımızı biraz daha düşürüyor. Karşımızdan gelen insanlar bizi gördüklerinde geriye dönmeye başlıyorlar. Sonradan öğreniyoruz ki insanların çoğu, Süleyman Bey’in bizi almaya geldiği vakit duran kurban kesimlerinin devam etmeyeceğini düşündükleri için evlerine geri dönüyorlarmış. Ayağında ayakkabısı olmayan o insanların, dağıtılacak eti haber aldıkları için 8-10 km.lik yolu yürüyerek gelmeleri her şeyi özetliyor aslında.

 

Bizi sevinçle karşıladılar

Kurban kesim yerine vardığımızda yüzlerce insanın birikmiş olduğuna şahit oluyoruz. Güvenlik güçleri insanları ikiye ayırıp geçebileceğimiz bir koridor oluşturuyorlar. Bu koridordan geçerken yüzlerdeki o sevinci görmek, gözlerdeki akan mutluluğu okumak bize günlerdir yaşadığımız yol yorgunluğunu unutturuyor. Kendi dillerinde söylemiş olduğu minnettarlık ifadelerini anlamak için dil bilmeye gerek yok. Yüzlerimizdeki tebessüm donuyor ve ağlamamak için kendimizi zor tutuyoruz.

 

Çoğunda ayakkabı bile olmayan, eski kıyafetleri ve kir pas içindeki vücutları ile bir kilo et için bu kadar sevinenlerin insan olduğunu düşündüğümüzde kendi insanlığımızdan utandık. Üzerimizde Diversity Derneği’nin ay yıldızlı tişörtleri, Türkiye’den geldiğimizi söylüyor ve Müslüman kardeşlerinin selamlarını iletiyoruz.

 

Kesilen kurbanlar, parçalara ayrılıp; muhtarların elindeki listeye göre sırasıyla dağıtım yapılıyor. Bu önlem, daha fazla et almak isteyenleri engellemek için yapılıyor. Çünkü aylardır belki de yıllardır boğazından bir lokma et geçmeyen insanlar var. Amacımız kesilen kurbanın daha fazla insana ulaşmasını sağlamak. Bu arada biz de yokluğu ve açlığı hissetmeye başlıyoruz. İnsanların bu hallerini görünce yemeği unutmuştuk; fakat çalışmanın da hararetiyle su ihtiyacımız iyiden iyiye dayanılmaz olmuştu. Süleyman Bey, bu konuda hazırlıklı. Bize birer şişe su verip; “Bunlarla idare edeceğiz.” diyor. Bizde verilen o bir şişe su ile hem su ihtiyacımızı giderdik hem de abdest aldık. Çünkü çoğu evde şebeke suyu yok. Akşam olduğunda avlu iyice kalabalıklaştı. İnsanların kontrolünü sağlamak epey zor. Yağma olmasından endişelenmeye başladık. Süleyman Bey gayet soğukkanlılıkla insanlara kesim işinin bittiğini ve ertesi gün devam edileceğini söylüyor. Jandarmanın da yardımı ile insanlar dağılıyor ve çalışmalara ara veriyoruz.

 

Birbirimizle bayramlaşmayı bile unutmuşuz

Akşam saat 22.30’da Süleyman Bey’in evine vardığımızda birbirimizle bayramlaşmadığımızı fark ettik. Gördüğümüz manzara bayram olduğunu unutturmuştu. Evin bahçesinde birbirimize sarılarak bayramlarımızı tebrik ettik. Ülkemizden ve sevdiklerimizden kilometrelerce uzakta ama kalbinde iman nuru olan diğer Müslümanlarla bayramlaşmakta varmış kısmetimizde. Epeydir yemek yemediğimiz için hazırlanan yemekleri afiyetle yiyip; namazlarımızı kıldıktan sonra istirahata çekildik. Sabah namazının hemen ardından vakit kaybetmeden yeni görev yerlerine dağıldık. Bayramın ikinci gününde yeni görevimiz, yakın bir mahallede kesilen kurbanların etlerini dağıtılmasıydı. Yerli halkın kullandığı Malgaşçayı bilmediğimiz için temsilcimiz Fransızca olarak muhtara gerekli açıklamaları yaparak, etin dağıtımının bizim sorumluluğumuzda olduğunu bildirdi. Muhtar, ekibini çağırdı. Gerekli çalışmalara başlandı ve listeler ayarlandı. Biz de poşetlenmiş kurban etlerini kendi elimizle ihtiyaç sahiplerine dağıtmaya başladık.

 

İmkânsızlığı bizzat tecrübe ettik

Gönüllü olarak beraber yola çıktığımız arkadaşımız Ahmet Bey, günlerdir dengeli beslenmediği için rahatsızlanarak halsiz düştü. Bu durum, bizi daha da zora soktu. Çünkü hemen yanımızda olan sağlık ocağı teknik bakımdan yetersiz ve oldukça kalabalıktı. Kendi imkânlarımızla istirahat edecek yer ayarladık ve çalışmalara devam ettik. Buradaki işlerimiz bittiğinde başka bir mahallede aynı çalışmayı sürdürdük. Burada bize yardımcı olan ve bölgenin ileri gelenlerinden olduğu anlaşılan şahsın şu sözleri pek anlamlıydı: “Bu yardımlar size Türkiye’den geliyor ve bu insanlar Türk’tür. Size başka bir ülkeden şu ana kadar yardım geldi mi? Hayır, onlar gelirse ancak almaya gelirler; vermeye değil.” Bu sözleri duyan insanların ağzından Türk, Türk sözleri dökülüyor ve bize bakıyorlardı. Belki de ilk defa ismini duydukları bir ülkeden gelen insanların kendileri için yaptığı bu fedakârlık onları çok memnun ediyordu. Akşam olduğunda kurban dağıtım işi bitti ve biz de kaldığımız yere döndük.

 

Ülke hakkında daha iyi bilgi sahibi olmak için kısa bir gezi düzenledik. Dünyada başka bir ülkede olmayan lemurların bulunduğu hayvanat bahçesini gezmeden olmazdı. Burada hayvanların yanı sıra farklı bitki türlerini ve çeşitli inançlara ait mezarları da gözlemlemek mümkündü. Hatta üzerinde inek boynuzları olan bir mezar gördük ki hikâyesi bizi epey şaşırttı. Ölen kişinin malları evlatlarına hiç bırakılmaksızın mahalle halkı tarafından paylaşılıp, kesilen ineklerinin boynuzları teşekkür için mezarının üzerine konuyormuş.

 

Biz buraya, yere çöp atılmayacağını öğretmek için geldik

 

Gezdiğimiz sokaklar yollar çöplük halini almıştı. Bir ara arkadaşlarımızdan biri yediği bisküvinin ambalajını camdan dışarı atacak oldu. Süleyman Bey’in ikazıyla karşılaştı. Arkadaşımız: “Ne olacak, her yer çöplük olmuş; ne fark eder? deyince, Süleyman Bey: “Biz buraya, yere çöp atılmayacağını öğretmeye geldik.” dedi. Cevap bizi kendimize getirmişti. Ecdadımız Osmanlının gelemediği bu yerlere torunları olan bizlerin aynı amaç ve dava uğruna ne kadar geç kaldığımızı düşündürdü.

 

Artık dönme vakti gelip çatmıştı. Uçağı kaçırmamak için erkenden yola çıktık ve geçtiğimiz yerlere son defa baktık. Günde iki lira için sabahtan akşama çamaşır yıkayan kadınlar, kendilerinin çektiği yük arabalarında eşya taşıyan insanlar, ayağında ayakkabı olmayan ve sokaklarda oynayan çocuklar silinmeyecek şekilde hafızamıza kazındı. Sanki “Önümüzdeki yıl tekrar ama daha kalabalık gelin, sizi hasretle bekleyeceğiz.” der gibi baktıklarını görmek gerçekten içimizi burktu.

WhatsApp WhatsApp'tan Sor