Köşe Yazıları

Nijer’de Yaşamak, Hayatta Kalabilme Savaşı Vermek Demek!

Dünyanın en fakir ülkeleri sıralamasında ilk başlarda yer alan Nijer, açlık ve susuzluğun pençesi altında. Geçtiğimiz yıllarda daha belirgin bir şekilde artan açlık, susuzluk ve birçok salgın hastalık, bir an önce Nijer’le ilgili önlemler alınması hususunda kırmızı alarm vermiş durumda. Türkiye’den bölgeye gönüllü sağlık hizmeti vermeye giden Hisar Intercontinental Hospital’ın doktorlarından Kader Gürses, sorularımızı yanıtladı.

 

MT: Herkes Somali’ye yardım götürme telaşında ama siz Nijer’e gittiniz. Ulaşım çok zor oldu mu? İzlenimleriniz neler?

Afrika’ya ulaşım zor, orada bir şeyler yapmak daha da zor. Somali ile pek çok kişi bunu öğrendi. Ancak Somali’de güvenlik problemi nedeni ile yardımları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak da zor. Nijer ise neredeyse Afrika’nın tam ortası. Nijer ile çevre ülkeler arasındaki giriş çıkışlar ise zor ve katı kurallara bağlı değil. Bu sayede hastaların Nijerya’dan, Çat’tan, Etiyopya’dan buraya ulaşma imkanları var.

Hatta Nijerya’dan gelmek için pasaport, vize gibi işlemlerle bile uğraşmıyorsunuz. Bu nedenle Nijer’in iç bölgelerindeki Tessaoua denilen şehri seçtik, çünkü buraya ulaşım nispeten daha kolay. Önceden Nijer’e Libya ve Mısır üzerinden direkt seferler varmış ama şu an oralar problemli olduğu için Fas’tan dolaştık. Fas’a kadar 5 saatlik bir uçuştan sonra, aktarma yapıp 4 saatte Nijer’e uçtuk.

Oradan da 18 saatlik bir kara yolculuğu yaptık. Sonuçta çok masraflı ve zahmetli işler. İşte bu yüzden ancak 4-5 kuruluşun ortak katkısı ile bir yardım organize edilebiliyor. Bu yolculukta bir devlet kurumu olan TİKA da dâhil 6 dernek yardımı ile yapılabildi.

 

nijer-hastaMT: Bölgedeki hastanelerin durumu nasıldı?

Bölgedeki hastaneler bizim “hastane” deyince aklımıza gelen gibi değil; tek katlı binalardan oluşan, dağınık halde bir yapılanma var. Nijer’de 52 bin kişiye bir doktor düşüyor ama doktorların çoğu başkentte olduğu için kırsalda 200- 300 bin hastaya iki doktor düşüyor. Bu şartlar altında nasıl verim sağlanabilir? Güney ve Kuzey Afrika’daki gelişmiş ülkeleri saymazsak Orta Afrika’nın durumu neredeyse Somali kadar kötü.

 MT: Orada en sık görülen hastalıklar neler?

En büyük problem bulaşıcı hastalıklar. Sıtma, kolera, tifo… Bizim burada adını unuttuğumuz bazı hastalıklar oranın çok büyük problemleri. Doğan çocukların çok büyük kısmı sıtmadan ölüyor. Biz de korunmak için Türkiye’den ilaç alarak gitmiştik ama gittiğimizin üçüncü günü sıtma olduk. Oradaki insanlar bu duruma artık alışmış. Nijer, dünyadaki doğum oranı en yüksek olan ülke. Kadın başına doğum oranı düşükleri saymazsak 8- 9 civarında.

Bu kadar doğumda çocukların çok azı hayatta kalabiliyor. Ölen çocukların çoğu 0- 5 yaş aralığında. İnsanlara ne olduğu, ya da neden öldüklerini bulma şansınız yok. “Neden öldü” diye sorduğumuzda; “karnı şişti öldü” diyorlar. Karın şişmesi bizim siroz dediğimiz karaciğer yetmezliği. Ülkede kardiyolog, kalp ve beyin cerrahı yok. Hastalıkların boyutlarını siz düşünün. Kanalizasyon sistemi ülkenin hiçbir yerinde yok. Başkentteki hastane dışında tüm hastaneler geceleri kapalı.

 

nijer-hasta2MT: Sizin gördüğünüz enteresan vakalar var mı?

Çok ilerlemiş vakalar var. Orada sağlık hizmeti yok denecek kadar az. Koruyucu yardımlar da olmadığı için, “Bu nedir” diye şaşırdığımız, ilk kez görüp teşhis koyamadığımız çok vaka oldu.

Çünkü Türkiye’de insanlar sağlık hizmetinden yararlandıkları için biz bu tür vakaların ilerlemiş hallerini görmüyoruz. Orada tetkik şansı da olmadığı için tahminde bulunduğumuz çok vaka var. Yardım edebildiklerimiz sınırlı.

Kocaman guatrlar var, neredeyse iki avuç büyüklüğünde. İnanılmaz ilerlemiş fıtıklar ve lipomlar var. Bir tane yağ bezesi geldi,  adamın boynunda çıkmış, beline kadar inmiş. 10 kiloluk bir yağ bezesinden bahsediyorum. Onu çıkarttık. Bunlar hayat kurtarıcı şeyler değil belki ama hayat kalitesini yükselten şeyler. 1- 2 senelik kırıklar, açılmış kapanmamış yaralar var. Nasıl yaşamış bu insan dediğimiz çok vaka gördük.

 

MT: Çevresel koşullardan, yaşam şartlarından bahsedebilir misiniz? Nasıl besleniyorlar?

İnsanlar beslenmiyor, sadece karınlarını doyurabiliyorlar. Mısıra benzeyen,  onların “milet” dedikleri , bizim kuş yemi dediğimiz bir yiyecekleri var, bir miktar karbonhidrat içeriyor. Protein oranı çok düşük, besleyici özelliği zayıf bir yiyecek.  Bunu ekiyorlar ve bütün sene yedikleri hemen hemen bundan ibaret .

Hatta hayatı boyunca başka bir şey yememiş insanlarla karşılaştık. Patates, soğan ve makarna bulabildiğiniz diğer yiyecekler. Köylerde durum daha da kötü. Şehir dediğimiz yerlerde tuğladan binalar var. Köylerdeki evler  bildiğimiz sazdan yapılıyor. Orada  1- 2 km öteden  getirdikleri suyu içiyorlar.

İnsanlar tarımı bilmiyorlarSadece  hayatta kalabiliyorlar. Toprağı eşip tohum atıyorlar, es kaza çıkarsa onları yiyorlar. Besin eksikliğinden kaynaklanan hastalıklar da var. Çevre şartları ise gerçekten anlatılamayacak kadar kötü.

 

Orada güçlü olan ayakta kalıyor..zayıf olan ölüyor.

MT: Götürülen yardımlar hep taşıma şeklinde mi? Orada oluşturulmuş bir düzen var mı?

nijer-halkOrada tıbbi malzeme yok. Daha önceden götürülmüş göz cihazları, bir takım el aletleri, diş malzemeleri vardı. Buradan giden ekiple o malzemelerle çalıştık. Siz yardım etmeye gidiyorsunuz, devlet sizin yardım etmenizi kabul ediyor fakat kalıcı bir yapılanmaya izin vermiyor.

Bunun mantıklı bir açıklaması yok. Ayrıca sağlık hizmeti götürürken sadece devletle değil, hastalarla ilgili de ciddi problemler çıkıyor. O kadar ilerlemiş vakalar var ki ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz.

Nijer’de kadınların hayatı çok zor!

MT: Siz ne gibi çalışmalar yaptınız? 

Biz 10 gün kalabildik. Yolculuk 14 gün ama uzak olduğundan 4 gün yolda geçti. İki ayrı hastanede çalıştık. Bir kısmında göz ve çocuk, diğer hastanede cerrahi ameliyatlar, poliklinik müdahaleler yaptık. 340 katarakt ameliyatı, 9 tanesi de acil olan 220 diğer branş ameliyatı yaptık. Acil vakalardan yaptığımız ameliyatlar;  apandist , gangrene olmuş fıtık, sezeryan, batın apsesi …vb gibi.

1500’e yakın diş çekimi yaptık. 5000’in üzerinde kulak burun boğaz, dahiliye gibi poliklinik hizmeti verdik. Nüfusun %25’i katarakttan muzdarip. Ekvatora çok yakın olduğu için, yerler kum ve yansıyan ışıktan doğal olarak katarakt kaçınılmaz. Hatta doğuştan kataraktlar var, oranın insanlarında genetik olmuş neredeyse. Aşırı doğum yüzünden uterin prolapsus ve vezikovaginal fistüller çok görülen durumlar…

Bunlar, halledilebilir hastalıklar ama orada bu yüzden ortaya çıkan çok ciddi bir sosyal problemler de var; kadınlar dışlanıyor. Özellikle vezikovaginal fistüller nedeniyle, sürekli idrar kokuyorlar ve kişisel temizliklerini yapamıyorlar. Bu kadınlar aileleri tarafından dışlanıyor, sokakta kalıyorlar. Bunlar 200 bin civarında. Dünyada rahim sarkması olan 400 bin kadın olduğu düşünüldüğünde, bunların sadece yarısı Nijer’de! 10 günde 26 tane rahim sarkması ameliyatı yaptık.

Ameliyatı yapan hocamız Vakıf Gureba’dan Prof. Dr. Şinasi Yavuz ÖNOL, Türkiye’de 1 yılda bu sayıda ameliyat yaptığını söyledi. Bu sadece bize ulaşabilen ve bizim yapabildiğimiz sayı. Dahası var. İnsanlar ölüme o kadar alışmış ki… Bir tane çocuk getirdiler; erken doğmuş, hasta sanıyorlar ama bize geldiğinde çoktan ölmüştü. Biz nasıl söyleriz diye düşünürken durumu izah ettikten sonra annesi çocuğu aldı ve gitti.

Ağlama, üzülme belirtisi yoktu. Biz neden tepki göstermediğine şaşırırken, onlar bizim şaşırmamıza şaşırdı! Rahim sarkmasıyla gelen insanlara soruyoruz neden bu kadar çocuk yaptıklarını, diyorlar ki “zaten çocuklar ölecek, çok doğurmazsak nüfusumuz azalacak” şeklinde ters mantık var orada.  

nijer-halk2MT: Bilinçlendirme adına çalışmalar var mı?

Oradaki ebelere doğumla ilgili bilgiler verdik. Fakat insanların iyi kötü bunlardan haberdar olduğunu farkettik. Aslında ne yapılması gerektiğini biliyorlar ama yapamıyorlar. Halk maalesef çok alışmış ölüme. Sezaryen yapma şansları yok. Alet var ama doktor yok.

 

MT: Son olarak genel izlenimleriniz neler?

İnsanlar çok alışmış emir almaya . “Şurada bekleyin” diyoruz hastaya, saatlerce bekliyor ve hiç soru sormuyor.  Doktor görmek onlar için lütuf. Yaşlarını dahi bilmiyorlar. Yaşlarını sorduğumuzda 60,70 veya 80 diyorlar. Sürekli getir götür yardım yapılıyor. İnsanlar da bu yardımlara alışmışlar. Şimdilik sağlık hizmeti  dışında keçi dağıtımı yapılıyor. Oranın şartlarına uyum sağlayan bir hayvan keçi.

Yılda iki kere doğum yapıyor. Tespit edilen ailelere 3 tane veriliyor, yavruladıktan sonra o 3 keçi alınıp başka aileye veriliyor. Bu şekilde bir sistemleri var. Kırsala giderken 800 km yol gittik ve yollarda sadece Türk dernek ve vakıflarının yaptırdığı su kuyularını gördük.

Başkentte sadece göstermelik diğer devletlerin yardımları var. Bize “bir tek Türkiye yardım ediyor” dediler. İnsanların bu duruma düşmelerinde sömürgeci devletler de çok etkili. Beyaz bir insan gördükleri zaman önce uzak duruyorlar. Türk olduğumuzu öğrendiklerinde yardım amaçlı geldiğimizi anlıyorlar.

 

MEDİCAL TRİBUNE TÜRKİYE

Röportaj: Hazal Demir

Fotoğraf: Dr. Kader Gürses

 

 

Madagaskar’da Bir Kurban Bayramı

Madagaskar’da Bir Kurban Bayramı

Havalimanına vardığımızda saatler 05.00’ı gösteriyordu. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen, etrafta tatlı bir heyecan hâkimdi. Havalimanı, bayramın o manevî atmosferini sevdikleriyle beraber geçirmek üzere yola çıkan insanlarla tıklım tıklım doluydu.

 

Bizi o saatte havaalanında bulunduran sebep ise bambaşkaydı: “Afrika’da, insanlığın Din-i Celili İslam’ı öğrenebilmeleri için hizmet yürüten Diversity Derneği’nin gönüllüsü olarak, Madagaskar’da kurban faaliyetinde görev almak.” Yüreğimizde tatlı bir heyecan vardı; fakat bu heyecan, yurt dışına ilk defa çıkıyor olmanın değil; yüklendiğimiz vazifenin mesuliyetinden kaynaklanan bir heyecandı. Afrika’yı bizzat kendi gözlerimizle görecek ve kurbanlarını Afrika’daki kardeşlerine gönderen insanların emanetlerini kendi ellerimizle yerine ulaştıracaktık.

 

Uçağımız aktarmalı olarak gideceği için ilk durağımız Kahire idi. Burada bir müddet bekledikten sonra Mısır Havayolları’na ait bir uçakla sekiz saatlik yolculuğumuzun ardından ikinci durağımız olan Güney Afrika’nın Johannesburg havalimanına indik. Johannesburg’taki iki günlük müsafirliğimizde şehri güzelce gezme imkânımız oldu. Nihayet Kurban Bayramı’nın birinci gününün sabahı, bayram namazının ardından, Madagaskar uçağı ile havalandık. Güney Afrika’ya yukarıdan temaşa etmek, dümdüz bir arazi üzerinde uzanan ve cetvelle çizilmiş gibi sıralanan tarım arazilerini izlemek, gerçekten güzel bir tecrübe. Bir müddet Hint Okyanusu üzerinde uçmaya devam ettik. İki saat yolculuğumuzun ardından Madagaskar’ı görünce heyecanımız içten içe arttı. Fakat Afrika’daki şehir planını, düzgün bir şekilde uzanan yolları Madagaskar’da görmek pek de mümkün değil. Dikkatimizi çeken, nehirlerin kahverengi oluşu ve yılan gibi kıvrılan nehrin yer yer menderesler çizerek ilerlemesiydi. Uçağımız biraz daha alçaldığında toprakların küçük parçalar şeklinde bölündüğüne ve taraça şeklinde basamak basamak ayrıldığına şahit olduk. Yerleşim genel olarak nehir kıyılarında dağınık bir şekildeydi.

 

Nihayet Madagaskar’dayız

Uçağımız Madagaskar’ın başkenti Antananarivo şehrine indiğinde vakit öğlen olmuştu. Vize gerekmediği için pasaport işlemlerini hallettikten sonra dışarıya çıktık ve bizi karşılamaya gelen dernek temsilcisi arkadaşımız Süleyman Aydın Bey’le buluşup, eşyalarımızı araca yükleyerek hızlıca kurban kesim mahalline doğru yol almaya başladık. Temsilcimiz Süleyman Bey’in uçağımızın iniş yapacağı vakte kadar kurban kesimine devam ettiği, üzerindeki elbiselerden belli oluyordu. Kurban mahalline doğru yol alırken aynı zamanda hem ülke hem de kurban çalışmaları hakkında bilgi sahibi olmak için sorular soruyorduk. Diversity Derneği her mahallin mahalle muhtarları ile görüşüp yardıma muhtaç olanların listesini çıkartmış, yerel kasaplarla anlaşmış ve yoğun izdihamdan dolayı güvenliği sağlamak için karakol ile görüşerek jandarma desteği sağlamıştı. Yapılan hizmetleri duydukça sevinç yaşıyor fakat anlatılanları duydukça ve yolda şahit olduklarımızı gördükçe şaşkınlığımızı gizleyemiyorduk.

 

Başkent olmasına rağmen şehrin altyapısı yok. Şehrin bütün lağımları nehirlere akıyor. İnsanlarsa nehirlerin kenarına dizilmiş beş on metre ara ile çamaşır yıkıyorlar. Şehir genel itibariyle kalabalık, yollar dar ve bakımsız. Hayli bozuk olan asfalt yoldan çıkıp toprak bir yola sapıyoruz. On beş kilometrelik dereli tepeli yolda ilerlemek hayli zor, bu durum hızımızı biraz daha düşürüyor. Karşımızdan gelen insanlar bizi gördüklerinde geriye dönmeye başlıyorlar. Sonradan öğreniyoruz ki insanların çoğu, Süleyman Bey’in bizi almaya geldiği vakit duran kurban kesimlerinin devam etmeyeceğini düşündükleri için evlerine geri dönüyorlarmış. Ayağında ayakkabısı olmayan o insanların, dağıtılacak eti haber aldıkları için 8-10 km.lik yolu yürüyerek gelmeleri her şeyi özetliyor aslında.

 

Bizi sevinçle karşıladılar

Kurban kesim yerine vardığımızda yüzlerce insanın birikmiş olduğuna şahit oluyoruz. Güvenlik güçleri insanları ikiye ayırıp geçebileceğimiz bir koridor oluşturuyorlar. Bu koridordan geçerken yüzlerdeki o sevinci görmek, gözlerdeki akan mutluluğu okumak bize günlerdir yaşadığımız yol yorgunluğunu unutturuyor. Kendi dillerinde söylemiş olduğu minnettarlık ifadelerini anlamak için dil bilmeye gerek yok. Yüzlerimizdeki tebessüm donuyor ve ağlamamak için kendimizi zor tutuyoruz.

 

Çoğunda ayakkabı bile olmayan, eski kıyafetleri ve kir pas içindeki vücutları ile bir kilo et için bu kadar sevinenlerin insan olduğunu düşündüğümüzde kendi insanlığımızdan utandık. Üzerimizde Diversity Derneği’nin ay yıldızlı tişörtleri, Türkiye’den geldiğimizi söylüyor ve Müslüman kardeşlerinin selamlarını iletiyoruz.

 

Kesilen kurbanlar, parçalara ayrılıp; muhtarların elindeki listeye göre sırasıyla dağıtım yapılıyor. Bu önlem, daha fazla et almak isteyenleri engellemek için yapılıyor. Çünkü aylardır belki de yıllardır boğazından bir lokma et geçmeyen insanlar var. Amacımız kesilen kurbanın daha fazla insana ulaşmasını sağlamak. Bu arada biz de yokluğu ve açlığı hissetmeye başlıyoruz. İnsanların bu hallerini görünce yemeği unutmuştuk; fakat çalışmanın da hararetiyle su ihtiyacımız iyiden iyiye dayanılmaz olmuştu. Süleyman Bey, bu konuda hazırlıklı. Bize birer şişe su verip; “Bunlarla idare edeceğiz.” diyor. Bizde verilen o bir şişe su ile hem su ihtiyacımızı giderdik hem de abdest aldık. Çünkü çoğu evde şebeke suyu yok. Akşam olduğunda avlu iyice kalabalıklaştı. İnsanların kontrolünü sağlamak epey zor. Yağma olmasından endişelenmeye başladık. Süleyman Bey gayet soğukkanlılıkla insanlara kesim işinin bittiğini ve ertesi gün devam edileceğini söylüyor. Jandarmanın da yardımı ile insanlar dağılıyor ve çalışmalara ara veriyoruz.

 

Birbirimizle bayramlaşmayı bile unutmuşuz

Akşam saat 22.30’da Süleyman Bey’in evine vardığımızda birbirimizle bayramlaşmadığımızı fark ettik. Gördüğümüz manzara bayram olduğunu unutturmuştu. Evin bahçesinde birbirimize sarılarak bayramlarımızı tebrik ettik. Ülkemizden ve sevdiklerimizden kilometrelerce uzakta ama kalbinde iman nuru olan diğer Müslümanlarla bayramlaşmakta varmış kısmetimizde. Epeydir yemek yemediğimiz için hazırlanan yemekleri afiyetle yiyip; namazlarımızı kıldıktan sonra istirahata çekildik. Sabah namazının hemen ardından vakit kaybetmeden yeni görev yerlerine dağıldık. Bayramın ikinci gününde yeni görevimiz, yakın bir mahallede kesilen kurbanların etlerini dağıtılmasıydı. Yerli halkın kullandığı Malgaşçayı bilmediğimiz için temsilcimiz Fransızca olarak muhtara gerekli açıklamaları yaparak, etin dağıtımının bizim sorumluluğumuzda olduğunu bildirdi. Muhtar, ekibini çağırdı. Gerekli çalışmalara başlandı ve listeler ayarlandı. Biz de poşetlenmiş kurban etlerini kendi elimizle ihtiyaç sahiplerine dağıtmaya başladık.

 

İmkânsızlığı bizzat tecrübe ettik

Gönüllü olarak beraber yola çıktığımız arkadaşımız Ahmet Bey, günlerdir dengeli beslenmediği için rahatsızlanarak halsiz düştü. Bu durum, bizi daha da zora soktu. Çünkü hemen yanımızda olan sağlık ocağı teknik bakımdan yetersiz ve oldukça kalabalıktı. Kendi imkânlarımızla istirahat edecek yer ayarladık ve çalışmalara devam ettik. Buradaki işlerimiz bittiğinde başka bir mahallede aynı çalışmayı sürdürdük. Burada bize yardımcı olan ve bölgenin ileri gelenlerinden olduğu anlaşılan şahsın şu sözleri pek anlamlıydı: “Bu yardımlar size Türkiye’den geliyor ve bu insanlar Türk’tür. Size başka bir ülkeden şu ana kadar yardım geldi mi? Hayır, onlar gelirse ancak almaya gelirler; vermeye değil.” Bu sözleri duyan insanların ağzından Türk, Türk sözleri dökülüyor ve bize bakıyorlardı. Belki de ilk defa ismini duydukları bir ülkeden gelen insanların kendileri için yaptığı bu fedakârlık onları çok memnun ediyordu. Akşam olduğunda kurban dağıtım işi bitti ve biz de kaldığımız yere döndük.

 

Ülke hakkında daha iyi bilgi sahibi olmak için kısa bir gezi düzenledik. Dünyada başka bir ülkede olmayan lemurların bulunduğu hayvanat bahçesini gezmeden olmazdı. Burada hayvanların yanı sıra farklı bitki türlerini ve çeşitli inançlara ait mezarları da gözlemlemek mümkündü. Hatta üzerinde inek boynuzları olan bir mezar gördük ki hikâyesi bizi epey şaşırttı. Ölen kişinin malları evlatlarına hiç bırakılmaksızın mahalle halkı tarafından paylaşılıp, kesilen ineklerinin boynuzları teşekkür için mezarının üzerine konuyormuş.

 

Biz buraya, yere çöp atılmayacağını öğretmek için geldik

 

Gezdiğimiz sokaklar yollar çöplük halini almıştı. Bir ara arkadaşlarımızdan biri yediği bisküvinin ambalajını camdan dışarı atacak oldu. Süleyman Bey’in ikazıyla karşılaştı. Arkadaşımız: “Ne olacak, her yer çöplük olmuş; ne fark eder? deyince, Süleyman Bey: “Biz buraya, yere çöp atılmayacağını öğretmeye geldik.” dedi. Cevap bizi kendimize getirmişti. Ecdadımız Osmanlının gelemediği bu yerlere torunları olan bizlerin aynı amaç ve dava uğruna ne kadar geç kaldığımızı düşündürdü.

 

Artık dönme vakti gelip çatmıştı. Uçağı kaçırmamak için erkenden yola çıktık ve geçtiğimiz yerlere son defa baktık. Günde iki lira için sabahtan akşama çamaşır yıkayan kadınlar, kendilerinin çektiği yük arabalarında eşya taşıyan insanlar, ayağında ayakkabı olmayan ve sokaklarda oynayan çocuklar silinmeyecek şekilde hafızamıza kazındı. Sanki “Önümüzdeki yıl tekrar ama daha kalabalık gelin, sizi hasretle bekleyeceğiz.” der gibi baktıklarını görmek gerçekten içimizi burktu.

Afrika’da Su Kuyusu Altın Değerinde

Diversity Farklılık Derneği gönüllülerinden müteşekkil beş kişilik ekibimizle çıktığımız seyahatimizde ilk durağımız Nijer-Niamey oldu. En az insanları kadar sıcak iklimiyle Nijer, adeta bize “hoş geldiniz” diyordu. Programımıza ilk olarak bizlere ev sahipliği yapan U.I.C.T. Nijer temsilciliğinin sürdürdüğü Niamey merkezde bulunan hizmet binasını ziyaretle başladık.

Su Kuyusu Hisse Bağışı İçin Tıklayınız

Afrika coğrafyasının her bölgesi farklı özelliklere sahip. Coğrafi şartlardan dolayı bazı bölgeler kurak, bazı bölgeler ise yağmur ormanları yetişecek kadar yağışlı. Ancak Afrika’da yaşanan kuraklık tahmin edilebilenden daha çetin ve tehlikeli. Kronik kuraklık yaşayan bölgelerde su için kabile savaşları dahi yapılıyor, binlerce insan susuzluktan ölüyor, su olmadığı için başta dizanteri gibi hastalıklar çok sayıda insanın canını yakıyor.

Afrika’nın birçok ülkesinde olduğu gibi Nijer bölgesinde de yüzey suları yok denecek kadar az. Olanlar da yetersiz ve çoğu zaman da içmeye elverişli değil. Ancak bunun yanında Afrika coğrafyası yeraltı suları bakımından oldukça zengin. Yeraltı sularına çoğu zaman gelişmiş teknoloji kullanarak ulaşmak mümkün olurken, Nijer’de olduğu gibi su kaynakları çok derinde olmamasına ve insan gücüyle ulaşılabilecek olmasına rağmen, içilebilir su kaynaklarını bulmaya engel tek şey, maddi imkânsızlıklar.

Sınırsız ve hatta ücretsiz insan gücü olduğu halde yer yer 15-20 m derinlikteki suya bile ulaşılamıyor. Bu yüzden Afrika’da milyonlarca kişi su sıkıntısı çekiyor. Suya ulaşılsa bile toprağın kumlu oluşu, duvar örmek için taşın olmayışı gibi sebeplerle su kuyusu inşa edilemiyor. Su kuyusu açma işini imkânsız hale getiren ise; birkaç bin dolar değerindeki kum, demir ve çimentonun olmayışı. Daha doğrusu, günlük kazancı bir doların altında olan insanların, temel ihtiyaçlarını dahi karşılayacak imkânlara sahip olmaması.

u Kuyusu Hisse Bağışı İçin Tıklayınız

Günlük ortalama 4-5 litre su tükettikçe, bu coğrafyada susuzluğun ne büyük bir imtihan olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Kuyuların açıldığı noktanın birbirlerine yakın köylerin ortasında olduğunu ve açılacak yerin de köylüler tarafından gösterildiğini öğrendik. Anladık ki, bu talepleriyle sadece kendilerini değil, kuyudan istifade edecek bütün insanları düşünerek hareket etmişler. Bu insanların gerçekten suya ihtiyaçları var. Yol yürümek, su taşımak problem değil. Asıl problem su bulabilmek.

Diversity Farklılık Derneği olarak, bugüne kadar Afrika’nın birçok ülkesinde açmış olduğumuz onlarca su kuyusu sayesinde artık anneler evlatlarına temiz su içirebiliyorlar, yaptığımız gıda ve kurban yardımları ile belki de ömürlerinde ilk defa farklı tatlar tadabiliyor ve desteklenen eğitim hizmetlerinde istifade eden öğrenciler artık geleceğe umutla bakıyor.

Söyleşi “Afrika’da Usûl Öğretiyoruz”

“Afrika’da Usûl Öğretiyoruz”

 

“Biz Afrika’ya sadece yardım götürmüyoruz. Oranın dilini, dokusunu, kokusunu, coğrafyasını her şeyini biliyoruz. Biz oraya usûl götürüyoruz.”
Diversity gönüllüleri…

Hazret-i Allah’ın emir buyurduğu ibadetlerin bazısı yalnız yapılabilir; ancak yardım almadan yapılamayan ibadetler de var. Namaz, oruç ibadetleri belki yalnız ifa edilebilir; lakin zekât, kurban ve sadaka ibadetini gerçekleştirebilmek için başka bir Müslümana ihtiyaç duyarız. Diversity (Farklılık) Derneği de tam bu noktada devreye giriyor ve bu ihtiyacı Afrika Müslümanları adına gerçekleştiriyor.

Biz de bu sayımızda Diversity Derneği’nin kurucusu İlahiyatçı Sosyolog Rıdvan Erdal ve dernekte gönüllü akademisyen olarak hizmet eden Muammer Sivrikaya beylerle Diversity Derneği ve faaliyetleri üzerine konuştuk. Diversity Derneği ne yapıyor, faaliyetleri neler, niçin oradalar, Diversity farklılık demek, ama bu nasıl bir farklılık” gibi aklımıza gelen bütün soruları yöneltmeye çalıştık. Burada paylaştığımız cevapları okuduğunuzda Afrika’nın sıcak ama huzurlu, aç ama misafirperver, mazlum ama insaf sahibi, her halleriyle Müslümanlardan gelecek yardımları umutla bekleyen, zeytin gözlü insanlarına ait emsalsiz bir tabloyu karşınızda bulacaksınız.

Öncelikle Diversity nedir ya da kimdir? diye sorarak başlayalım.

Rıdvan Bey: Diversity, farklılık demek. Yani “farklı ırkları, renkleri, farklılıkları gözetmeksizin bir çatı altında toplayan” manasına kullanıyoruz. Türkiye’de Diversity Derneği’ni bir buçuk yıl önce kurduk. Ancak Diversity’nin alt yapısı 12 yıldır devam eden bir çalışmanın ürünü diyebiliriz. Afrika kıtasında UICT (Universal Islamic and Cultural Trust) adında bir vakfımız daha var. Bu vakıf bizim Afrika kıtasındaki en büyük çözüm ortağımız. Afrika’nın doğusunda, batısında, güneyinde, kuzeyinde hangi ülkeye giderseniz gidin, bir UICT personeli ya da Türkiye’deki adıyla Diversity Derneği’nin Afrika’da yaşayan gönüllüsü sizi havaalanında karşılayacaktır. Bizim farkımız bu.

Muammer Bey: UICT’nin farklı olarak Afrikalı çocuklara eğitim verme misyonu var. Bu kurum çatısı altında, oradaki çocuklara İslam ahlakını öğretiyor ve onları İslam terbiyesi üzerine yetiştiriyoruz. Bunun yanında gelen yardımların İslami usullere uygun olarak dağıtılmasını da yine bu vakfımız kanalıyla sağlıyoruz. Sahip olduğumuz alt yapıyı herkesin hizmetine sunuyoruz. Bunu muhataplarımızı kırmadan, incitmeden münasip bir dille anlatarak yapıyoruz.

Diversity neden özellikle Afrika ‘da ?

Rıdvan Bey: Afrika’da Beyaz Adam’m karnesi son derece siyah. Bu cümlenin altını çiziyorum. O simsiyah karnenin üzerine, yeniden şemalar çizerek, yeniden şekiller çizerek, yeniden puanlama sistemi koyarak onların gönül dünyasında “Beyaz insandan da Müslüman fert çıktı.” demelerini sağlıyoruz.

Muammer Bey: Afrika, dünyanın bütün ülkelerinden yardım alan ve çok farklı eğitim kurumlarının olduğu bir yer. Son yıllarda Diversity olarak bizim de hizmetlerimizin orada başlamasıyla o bölgelere alaka gösteren insanların sayısı da arttı. Muhtelif mecralarda, televizyonlarda, reklamlarda isimlerini gördüğümüz bütün kuruluşlar Afrika’ya ilgi göstermeye başladılar. Tabi herkesin bir ilgi alanı ve bu ilginin de bir hedefi var. Kimisi maddî, kimisi manevî gaye için orada bulunuyorlar. Bizim gayemiz ise onlardan çok farklı. Bizim birinci gayemiz, Rasulüllah Efendimiz’in Ashabı’nın oralara gitme gayeleri ne ise odur. Yani insanların maddi ve manevi ihtiyaçlarına katkıda bulunmak, onların dertleriyle dertlenmek, halleriyle hâllenmek ve onları en güzel şekilde mütekamil bir insan olarak yetiştirip bu mazlum insanların refah seviyesini yükseltmek.

Farklı olarak orada neler yapıyorsunuz?

Rıdvan Bey: Orada yaşayan, oradaki insanlara hizmet veren, Somali’nin gözyaşlarını silen, Kenya’nın ağlayan çocuğunun başını okşayan, Güney Afrika’daki mazlum siyahî kardeşinin imdadına yetişen, çölde kabilelerin yanma gidip ekmeğini paylaşan ruha sahip bir ekibimiz var. Bu ekibin Afrika’da yaşıyor olması, bizim en büyük farklılığımız. Yani biz sahadayız. Sadece belli zamanlarda oralara gidip, topladığı yardımı o insanlara ulaştıran ve bunu yapmak için de oralardan yerli partnerler arayan bir müessese değiliz. Şu anda 200 küsur personel ile Afrika halkına hizmet verir vaziyetteyiz. Bu 200 personelin de 50’ye yakını yetiştirdiğimiz Afrikalı gençlerden oluşuyor.

Muammer Bey: Afrika, insanların orayı fark etme dönemlerinden bu yana suistimallere maruz kalmış bir coğrafya. Onlar her zaman gerçek manada kendilerine el uzatacak insanlar aramışlar. Afrika’nın insanları mazlumdurlar, cahildirler; bu cehaletinden dolayı zaman zaman da acımasız ve vahşi olabilirler. Biz bu insanlara gücümüz yettiği kadar yardım etmeye çalışıyoruz. Çin atasözü olduğu söylenen bir söz var, “İnsanlara her gün balık verme yerine balık tutmayı öğretin.” Buradan yardım götürerek onları doyurmak, tembelliğe, dilenciliğe, hep almaya sevk eder; vermeye sevk etmez. Bunun için sadece vermekle kalmıyor, yaptığımız faaliyetlere onları da dahil ediyoruz. Esas altını çizmek istediğimiz nokta işte burası. Mesela, Afrika’daki kurban faaliyetlerimizin en güzel bölümü, oradaki insanları da kurban kesmeye teşvik ediyor olmamız. Bu hassasiyetin, bizi diğer kuruluşlardan ayıran önemli bir husus olduğunu düşünüyoruz.

Kurban faaliyetlerinde Diversity’nin diğerlerinden farkları var mı?

Rıdvan Bey: Türkiye’den yardım toplayan dernekler ve vakıflar azımsanamayacak kadar yardımlar topluyorlar. Ancak problem toplanan miktar değil. Yardımı götürürken bu yardımın dini vecibenin parçası olduğu hassasiyetinin hiçbir zaman unutulmaması meselesi. Neticede insanlar inanarak, güvenerek yardım ediyor, kurban veriyor. Sizin bu kurbanı kurban gününde ve kurban şartlarına uygun kesmeniz lazım. Biz oralarda bunlar için bir nevi otokontrol sistemi yapıyoruz. Türkiye’den gelmiş bir kurbanı, Kurban Bayramı’nm beşinci günü kesmeye devam eden derneklere rastlıyoruz. Bunları yaşadığımız için söylüyorum. Burada Müslümanların ciddi vebalini alma durumu olabilir. Hatta bazı ülkelerde gayri Müslimlere şirin görünmek adına Türkiye’den gönderilen kurbanları bir Hıristiyan’a kestirip gayri Müslimler de yesin diye dağıtan arkadaşları tespit ettik. Onlar bizim kestiğimiz kurbanların etlerinden yemezler. “İsa adına kesilmedi, bu et murdardır.” derler. Onlara da gerekli ikazları yapıyoruz.

Muammer Bey: Bazı müesseselerin orada varlıklı insanlarla, çıkarları, gayeleri neyse ona hizmet etmeye çalıştıkları da oluyor. Gayeleri şu veya bu şekilde medyada popülaritelerini artırmak olabiliyor. Birilerini (üst kademelerdeki idari yapıyı) kullanarak gayelerini gerçekleştirmeye de çalıştıklarına şahit oluyoruz. Hatta usule uygun kesilmeyen kurbanlar da olabiliyor. Ben Gine’de Afrika’nın diğer muhtelif yerlerinde de bizzat gördüm. Beşinci gün kurban kesmekten öte o kurbanlar, birer ikişer bakanlara, devlet kademesinde ihtiyacı olmayan insanlara hediye ediliyor. Üstelik inancının ne olduğuna bile bakılmadan.

Biz, kurbanın nasıl kesildiğini, hayvanların nasıl bağlandığını, yaşma göre, dişine göre, cüssesine göre hangi hayvanların kurban edilebileceğini öğretiyoruz. Kurban ibadetinin Rabbimizin razı olacağı şekilde yapılmasını istiyoruz. Biz hem oradaki insanlara hem de diğer derneklere usûl öğretiyoruz. Bizim gayemiz de bu. Bundan dolayı da pek çok insan faaliyetlerimizden istifade ediyor.

Bir de o insanları sadece et alan, yardım eline muhtaç kimseler olarak görmemek lazım. O iki elin birbirine yakınlaşması mesafesinde öyle büyük hikmetler var ki, öyle büyük ulvi manalar bir araya geliyor ki… O da kardeşliktir, adalettir, paylaşmadır, paylaşmaktan öte kendi ihtiyacı olan bir şeyi verebilmektir, fedakârlıktır ve o elle uzanan manevi bir bağdır. Öğrencilerimiz kurbanın nasıl kesildiğini o elle öğreniyor. Çocuklar bizim orada niçin var olduğumuzu anlıyorlar, anlamak için annelerine soruyorlar, “Bu insanlar Türkiye’den niçin gelmişler? Bize et getirmek için mi, bizim karnımızı doyurmak için mi?”diye. Anneleri de anlatıyor bizim diğerlerinden farklı olduğumuzu. Hıristiyanların tam tersine, onlara dinlerini öğretmeye geldiğimizi. Sonra onlar da anlıyor, Allah’ın emir ve yasaklarını gelecek olan nesillere öğretmek şuuruyla geldiğimizi.

Her bir talebemiz, oralarda oynayan çocuklar, yarın o bölgelerde bizim müesseselerimizle irtibat kurup büyük organizasyonumuzun bir ferdi olacaklar. Kurban buna bir vesile olmuş oluyor.

Afrika’da Kurban nasıl yaşanıyor?

Muammer Bey: Kurban meselesinde en güzel örneklerden bir tanesi Senegal. Senegal, en fakir insanı bile kurban kesmeye teşvik eden bir ülkedir. Yani Senegalliler kurbanın ehemmiyetine inanmışlar. Dilencilik yapar, sokakta para toplar; ama yine de kurbanlarını keserler. Biz de bunu diğer insanlara yaymaya çalışıyoruz. Hazreti Allah’ın vacip kıldığı bu ibadeti insanlar arasında yayılmasını sağlamaya, Müslümanlar arasında unutulmuş şeyleri tekrar hayata geçirmeye çalışıyoruz. Ve bunu usulüne göre yapmaya çalışıyoruz.

Diversity kurban faaliyetlerinde nasıl bir usûl takip ediyor?

Muammer Bey: Diversity Derneği vasıtasıyla alman kurbanların geçtiği her aşama kaydediliyor. Mesela, hayvanların önünde sahibinin ismi yazıyor. Arkadaşlarımız listeyi eline alıp Samsun’daki bir hayırsevere yardımının ulaştığı bilgisini veriyor. “Şu saat kurbanınız bize geldi. Şu ülkede, şu kabilede, şu saatte kesildi.” Bunlar fotoğraflarla teyit altına almıyor. Yani insanları kurbanından haberdar ederek ve kurbanını göstererek bir güvence veriyoruz. “Parasını aldık; gerisini siz merak etmeyin, biz hallederiz.” demiyoruz. Her şeyimiz şeffaf, açık. İnsanlar bu konuda gayet memnunlar elhamdülillah. Kurbandan başka adak, akika kurbanlarında da aynı durum geçerli.

Bir de meseleye oradaki insanlar gözünden baktığınızda onlar Diversity’i nasıl görüyorlar?

Rıdvan Bey: Afrika’dan Türkiye’ye davet ettiğimiz bir bakan konuşmasında şöyle demişti:
“Dünyanın birçok yerinden Müslüman ülkeler benim ülkeme geldiler, paralar verdiler, gıdalar dağıttılar, yardım ettiler; ama sonra çekip gittiler. Biz yine yoksullukla, yine cehaletle başbaşa kaldık. Dolayısıyla siz (Diversity ekibi) onların aksine birer fidan dikiyorsunuz, bizim o kurak coğrafyamızda o fidanlar yeşerip büyüdükçe yeni bir iklim meydana gelecek.”

İşte biz o iklimi, o yeni kuşağı oluşturmaya çalışıyoruz. Bugün Afrika’daki en büyük yoksulluk, en büyük kıtlık, en büyük kuraklık, aslında maddi bir kuraklık değil, manevi bir kuraklık. Orada yaşananlar İslam’dan uzak kalmış bir topluluğun feryadıdır.

Muammer Bey: Onlar biz oraya gidene kadar beyaz renkten her zaman ürkmüşler. Bu noktada size iki tane misal vermek istiyorum: Daha bir sene önce Müslüman olmuş bir lise talebesine, eğitim müessesemize olan sevgisinin sebebini sordum, “Hocalarım” dedi. Afrika’da mısır unundan yapılan pap adında bir yemek var. Kendi hocası onlarla beraber bu yemeği yiyormuş. Bu yüzden hocasını çok seviyormuş. Talebemiz hocası için, “O bizden biri” diyor. Sebebini de şöyle izah ediyor: “Diğer hocalarımız yemek yerken sofradaki ekmek kırıntılarını gösterip, onları toplayın, diyorlar. Ama o hocamız parmağını diliyle ıslatıyor, bizim ekmeğimizin kırıntılarını toplayıp ağzına atıyor.” İşte Diversity’nin bu farkı bütün o renkleri kaldırıyor. Biz ona color-blind (renk körü) diyoruz. Afrika’da renk körü olmak zorundasınız. Renk görmeyeceksiniz. O talebemiz de görmüyor.

İkinci misalim de şu: Orada hedef tayininde biz bazı konulara özellikle dikkat ediyoruz. Çocukların hepsine hitap ederken Ambassador (dava arkadaşım) diyoruz. Dava arkadaşım Ahmet, dava arkadaşım Yahya. İsmini hiç kullanmıyoruz. Ya da Ahmet ağabey diyoruz. Onlara böyle davrandıktan sonra on yaşında bir çocuğa sorduğunuz zaman, ilk basamakta makine mühendisi olmak istediğini söylüyor. İkinci orta hedefini soruyoruz. “Bilim adamı ya da iş adamı olmak istiyorum.” diyor. “Peki, nihai hedefin nedir?” dediğimiz zaman, nihai hedefim “ağabey olmak.” diyor. “Diğerleri zaten olacak, benim asıl hedefim odur.” diyor. Bu sözler altı aylık Müslüman olan 11 yaşındaki bir talebeye ait. O sevdiği abisi, artık onun için bir hedef, bir hayat tarzı, bir rol modeli, çizgisi, pusulası, yol haritası.

İşte bütün bu kavramlar onu renk körü yapıyor. Bizi böyle görürken diğer beyazları ise işkence yapan, hırsız, çalan, istilacı, yalancı, güvenilmez, kendilerinden başkalarını insan yerine koymaz, insan dışı yaratıklar olarak görüyor.

Hatta Gana dilinde onlara, “derisi soyulmuş adam” diyorlar. Yani biz normaliz de, onları derisi soyulmuş beyaz hale gelmiş insan olarak görüyorlar.

Diversity sadece yardımları mı organize ediyor?

Muammer Bey: Yaptıklarımız sadece bunlar değil tabi ki. Afrika’da NGO (Non Governmental Organisations) isimli, hükümetten bağımsız olarak çalışan uluslararası bir platformumuz var. Diversity Derneği olarak bölge insanın ve orayla ilgilenenlerin hayatında ne ihtiyaçları varsa hepsine yardımcı olalım
istiyoruz. Tüccarsa ticaretle ilgili, ilim adamıysa ilimle ilgili, üniversite öğrencisiyle üniversiteyle ilgili…

Ayrıca Diversity Derneği yurt dışı eğitim hizmetleri de veriyor. Yurt dışında dil eğitimini kolaylaştıran The Cal (Contemporary Academic Language) dil okulumuz var. O dil okuluyla işbirliği çerçevesinde yazları gençler orada eğitim alıyorlar. Yine güvenli yerlerde, kendi yurtlarımızda öğrenci olarak kalarak bilgilerini oradaki Afrikalılarla paylaşıyorlar. Bir nevi bilgi aktarımında bulunuyorlar. Böylelikle yabancı dillere karşı da bir aşinalık kazanıyorlar. İngilizce, Fransızca, Arapça gibi dillerde belli bir seviyeye ulaşıyorlar.

Mesela, mimar bir arkadaşımız gelip kendi alanında çalışmalar yapabiliyor. Oradaki yerli mimarlarla iş birliği yapıp çevredeki binaları inceliyorlar. Gerektiğinde onların ofislerinde staj da yaptırıyoruz. Hayat görüşü, teknik bilgileri, donanımları her yönden gelişiyor.

Bir de eğitim faaliyetleri var. Diversity Derneğinin eğitim alanında farklılığı var mı?

Muammer Bey: “Bir kişinin kâmil bir insan olarak A’dan Z’ye nasıl yaşayacağını öğreten ve yaşatan bir müessese” manasına gelen, Holistic Education Center denilen eğitim müesseselerimiz var. Biz eğitime böyle bakıyoruz, bizce eğitim budur. Sadece normal mekânlarda öğretmen-alıcı karşısında meydana gelen bir bilgi akışı, bilgi iletişimi değil. Eğitim onu yaşayıp tatbikatını yapmaktır. Burada hepsi var. Kurban faaliyetlerimiz, Ramazan-ı şerif programı, zekât, bunun bir tatbikatı oluyor.

Mesela, biz Afrika’da insanlara nasıl zekât verileceğini öğretiyoruz. Öyle kurumlar var ki zekâtın nasıl hesaplanacağını bile bilmeden (bütün makinelerini, borçlusunu, alacaklısını hiçbir hesaba katmadan) hizmet ediyoruz diye, oradaki masum vatandaşlarımızın tepesine biniyorlar. Zekât mefhumunu kullanarak oraya rızkını kazanmak için gitmiş vatandaşımıza zulmediyorlar. Cehaletin neticesinde felaket bir durum ortaya çıkıyor.

Düşünün ki, bir tarafta incelik göstererek madenlerini elinden almış misyonerler, diğer taraftan yanlış bilgilerini göstererek “Din budur.” diyerek İslamiyet’i suiistimal eden insanlar var. Afrika yüzyıllarca paradokslara maruz kalmış bir yer. Ama Afrikalı kardeşlerimiz bu güzel müesseselerde aldıkları eğitimle Kur’an-ı Kerim’in hayatlarında nasıl tatbik edilmesi gerektiğini öğreniyorlar.

Son olarak, okuyucularımıza duyurmak istediğiniz şeyler var mı?

Rıdvan Bey: Diversity Derneği’nin farklı şöyle bir kampanyası var: Kurbanının nasıl kesildiğini görmek isteyenlere, “Çevrenizden 50-100 adet kurban toplayın, sizi de topladığınız kurbanlarla Afrika’ya götürelim.”  diyoruz. Geçtiğimiz yıllarda oraya götürdüğümüz farklı derneklerden insanlar oldu. Bize hep şunu dediler: “Biz şimdiye kadar kurbanlarımızı Diversity aracılığıyla Afrika’ya göndermediğimiz için çok pişmanız.” Tabi bu insanlar orada kurban faaliyetini nasıl bir organizasyonla gerçekleştirdiğimizi gözleriyle gördüler. Kurbanların kesilişine, dağıtılışına bizzat şahit oldular. Dini vecibelere gösterdiğimiz hassasiyet onları çok etkiledi. Okurlarınıza son söz olarak şunu söylemek istiyorum: Afrika anlatılmaz yaşanır. Gelin, görün, sizi misafir edelim, yaşayın.

Muammer Bey: Kimi Türkiye’de Kurban Bayramı’na “et bayramı” diyor, kimi de Ramazan-ı Şerife “şeker bayramı”. Öncelikle Kurban hadisesi nedir, niçin kurban kesilir gibi hususların insanlarımıza iyi öğretilmesi lazım. Bazılarının, “Ben kesmek istiyorum; ama ekonomik gücüm, hayat pahalılığı buna müsaade etmiyor.” gibi bir takım bahaneleri oluyor; olmaması lazım. İnsanların böyle bahanesi olmasın diye Diversity daha uygun ve daha fazla ecir kazanabileceğiniz bir alternatif. Türkiye’de insanlar bir araba fiyatına deve kurban etmek zorunda kalıyorlar. Şayet ola ki birisi, “Ben deve kurban etmek istiyorum.” diye nezretmişse Afrika’da 1000 dolar gibi uygun bir fiyata deve kurban edebilir. 700 dolara büyük baş, 100 dolara da küçükbaş kesiyoruz. Yardımseverlerden aldığımız kurbanları İslam’ın güzelliğini göstermek adına besmeleyle sahiplerine ulaştırıyoruz.

 

 

WhatsApp WhatsApp'tan Sor